a) -0,25
İzleyiciler
9 Ocak 2014 Perşembe
İKTİSADA GİRİŞ DERSİ ÇALIŞMA SORULARI
a) -0,25
17 Aralık 2013 Yolsuzluk Operasyonu İle İlgili Güncel Makaleler
- The New York Times (2013.03.24): “An Arms Pipeline to the Syrian Rebels”
- Tolga Tanış (2013.12.15): “Suriye’ye Silahın Belgesi“, Hürriyet Gazetesi
- Aykut Kibritçioğlu (2013.12.15): “Türkiye Suriye’ye 2010-2011 Yıllarında Yaptığı Toplam Silah İhracatından % 59 Daha Fazlasını Haziran-Ekim 2013′te Gerçekleştirdi“
- Aykut Kibritçioğlu (2013.12.17): “Türkiye’nin Suriye’ye 2013 Yılındaki Silah ve Mühimmat İhracatı Hakkındaki Bazı (Ek) Kuşkular“
- Tolga Tanış (2013.12.22): “Suriye Silahları Rezaleti“, Hürriyet Gazetesi
- Aykut Kibritçioğlu (2013.12.26): “Yolsuzluk Algısı Endeksi”ne Göre Türkiye’nin Dünyadaki Göreli Durumu (1995-2013)”
- Uğur Gürses (2013.12.30): “‘Kavgadaki yumruk’ altı aya hanehalkına yansıyacak.“, Radikal Gazetesi
- Sedat Ergin (2014.01.04): “2013, Dış Politikada Hatırlamak İstemeyeceğimiz Bir Yıl“, Hürriyet Gazetesi
- Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (Stockholm International Peace Research Institute, SIPRI), Veri Bankası
Ekonomistler İçin Matematik 1 Final Sınav soruları
![]() |
Eşanlı denklemler yaklaşımıyla,( Jacobian matris oluşturulacak)
7 Ocak 2014 Salı
Gezi Parkı Direnişi ve Türkiye Ekonomisi Üzerindeki Etkilerini Analmak için Okuma Listesi
- Emre Deliveli (2013.06.02): “Turkey: The economics of #OccupyGezi” [Financial Times] [EconoMonitor]
- David P. Goldman (2013.06.03): “The economics of the ‘Turkish Spring’“
- Atilla Yeşilada (2013.06.04): “Turkey Unrest Threatens Financial Flows and Economic Stability“
- Şebnem Kalemli-Özcan (2013.06.04): “Why Turkey is Rebelling“
- Landon Thomas Jr. (2013.06.05): “Financial Fears Gain Credence as Unrest Shakes Turkey“
- Süleyman Yaşar (2013.06.05): “Taksim Olaylarının Ekonomik Nedenleri“
- Tevfik Güngör (2013.06.05): “Taksim eylemleri ekonomiyi etkileyecek“
- Daron Acemoğlu (2013.06.06): “Sandık doğru seçenekleri sunmadığında demokrasi eylemle ilerler” (İngilizcesi)
- Fatih Özatay (2013.06.06): “Gezi direnişinin olası ekonomik etkileri (1)”
- Vefa Tarhan (2013.06.06): “Gezi Parkı düşünceleri“
- Sarah A. Topol, Benjamin Harvey & Selcan Hacaoğlu (2013.06.06): “The Turmoil Behind the Turkish Economic Miracle“
- Uğur Gürses (2013.06.07): “Gezi’den kayıp hesabı değil potansiyel kazanç hesabı çıkar“
- Alanna Petroff (2013.06.07): “Turkey’s markets rattled by unrest“
- Fitch (2013.06.07): “Current Level of Protest in Turkey Not a Rating Threat“
- The Economist (2013.06.08): “The new young Turks“
- Fatih Özatay (2013.06.08): “Gezi direnişinin olası ekonomik etkileri (2)“
- Atilla Yeşilada (2013.06.08): “Yüksek faiz lobisi, AKP’nin günah keçisi“
- Deniz Gökçe (2013.06.08): “Okyanusta ada değiliz, kendi ayağımıza kurşun sıkmayalım“
- Hayriye Atik (2013.06.08): “Gezi Parkı Eylemlerinin Ekonomik Etkileri“
- Uğur Gürses (2013.06.10): “Ekonominin gücü ‘lobi’ fobisine mi feda ediliyor?“
- Fatih Özatay (2013.06.10): “Faiz lobisi kimdir?“
- Vefa Tarhan (2013.06.11): “Faiz Lobisi mi? Faiz Fobisi mi?“
- Şevket Tüylüoğlu (2013.06.12): “Gezi parkı ekonomiyi nasıl etkiliyor ve ne yapılmalı?“
- The Economist (2013.06.15): “The Turkish economy: Strong but vulnerable“
- Uğur Gürses (2013.06.17): ”‘Yeldeğirmeni’ ararken ekonomiye hasar vermek“
- Hugo Dixon (2013.06.17): “Turkey’s economy is vulnerable“
Yolsuzluk Algısı Endeksi”ne Göre Türkiye’nin Dünyadaki Göreli Durumu Hakında Okuma Listesi
- Vikipedi: “Yolsuzluk Algısı Endeksi“
- Coşkun Can Aktan (1992): Politik Yozlaşma ve Kleptokrasi: 1980-1990 Türkiye Deneyimi. İstanbul: Afa Yayınları.
- Evren Aydoğan (2013.04): “Türkiye’de Yolsuzluk Algısı Üzerine Notlar“
- World Bank_Institute (2013.09.05): ”Country Data Report for Turkey, 1996-2012“
- Emre Deliveli (2013.12.27): “How not to measure corruption“
- Emre Deliveli (2013.12.30): “How to measure (Turkish) corruption“
Her İktisat Öğrencisinin İzlemesi Gereken Sinema Filmleri Listesi
14 Aralık 2010 Salı
ANTALYA'DA BİR STAD HİKAYESİ
Bunun için tercihimi Antalyaspor- Bursaspor maçına kullandım. Maçı izleyebilmek için önceki yıllarda şehir içerisinde bulunan Atatürk Stadyumuna giderdik.
Şimdilerde ise Antalyaspor tüm lig maçlarını Mardan stadında oynuyor.
Stada eğer şehir içinde oturuyorsanız ulaşmak o kadar zor ki. Birinci olarak stada ulaşabilmek için toplu taşıma araçlarından faydalanmanız imkânsız.
Çünkü oraya ulaşımınızı sağlayacak ne belediyeye ait otobüsler ne de özel sektöre ait toplu taşıma araçları yok.
Ama Kundu otellerinde yaşıyorsanız oteller stada çok yakın. Stada ulaşım için İki alternatifiniz var.
Birinci olarak Aksu üzerinden stada ulaşmak, ikinci olarak Kundu’da bulunan otellerden geçilerek köy yolundan sağlanabiliyor Bu yol, iki taşıtın yan yana geçmesine bile imkân sağlamayacak kadar dar.
Yol güzergâhında hiçbir sinyalizasyon ve aydınlatma sistemi yok.
Diyelim ki stada ulaşımınızı sağladınız. Size otopark olarak gösterilen yere aracınız 5 TL karşılığında bırakıyorsunuz.
Belge talep etiğinizde ise herhangi bir belgede alamıyorsunuz. Aracınız Allaha emanet.
Aracınız park ettikten sonra bilet almak için sıraya giriyorsunuz. Bilet fiyatları kapalı 150 TL, açık 80 TL ve kale arkası 40 TL.
Bu durumda tam bir şok yaşıyorsunuz. Çünkü stada ulaşmak için verdiğiniz yoğun çabanın karşılığında karşılaştığınız yüksek fiyat size soğuk bir duş etkisi yaratıyor. Stad UEFA kriterlerine uygun. Ama engelliler için tribünleri olmayan bir stad.
Biletler numaralı olmasına karşın herkes istediği yere, istediği şekilde oturabiliyor ve bu durum hoş olmayan sonuçlar doğurabilir.
Stad içerisinde lavaboları kullanmak ise ücretli. İhtiyaçlarınızı gidermek için dakikalarca sıra beklemek zorunda kalıyorsunuz.
Cumhuriyet Akdeniz 1 Aralık 2010
Stad maç bitimiyle birlikte tam bir karmaşaya dönüyor. Stadı terk ederken aracınızı park ettiğiniz otoparka yönleniyorsunuz.
Aracınızı park ettiğiniz yer sanki bir savaş alanına dönmüş otopark toz duman içerisinde kalmış.
Arabanıza ulaştıktan sonra otoparktan size sadece tek bir çıkış yolu gösteriyorlar.
Bu tek çıkışta tam bir trafik keşmekeşi yaşanıyor. Otoparktan çıkmak için uzun bir çaba harcıyorsunuz.
Oradan çıktıktan sonra şehre gitmek için yol aldığınız köy yolunda saatlerce trafik sıkışıklığı yaşıyorsunuz.
Tam bir karmaşa hakim. Ulaşımın çok zor olduğu bir stad. Aynı koşullarda halkın ulaşımının daha kolay sağlanabileceği yerler tercih edilebilirdi.
Tüm Antalya ve bir Antalyalı olarak bu olumsuzlukların bir an önce giderilmesi en büyük dileğimizdir.
7 Kasım 2010 Pazar
18 Ekim 2010 Pazartesi
Cumhuriyet/Akdeniz 17 Ekim 2010
HALKIN PORTAKALI
Bir ekonomist olarak bu hafta ekonomi ile ilgili bir şeyler yazmak isterdim Fakat Antalya 9-14 Ekim 2010 tarihleri arasında Antalya’nın ve Türkiye’nin gözbebeği olan ve 47 yıldır başarıyla süren Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne ev sahipliği yaptı. Türk sinemasının en uzun soluklu festivali olan Altın Portakal, bu yıl toplumun tüm kesimlerini kucaklamayı, sinemayı, kentin ve komşu şehirlerin en ücra köşelerine kadar götürmeyi hedefledi. Fakat Kusturica tartışmalarıyla başlayan ve bazı teknik aksaklıkların gölgesinde geçen 47. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin ödül gecesine genç yönetmenler damgasını vurdu. Festivalde verilen 21 ödülün 15'ini yarışmaya ilk filmleriyle katılan genç sinemacılar aldı. Festival boyunca, kent sinema havasını soludu, sinemanın yıldızları Antalya halkıyla buluştu, film galaları, konserler ve söyleşiler yapıldı. 47. Antalya Altın Portakal Film Festivali Antalyalı sinemaseverlerin karşısına bu yıl 'Sinema ve Toplumsal Etkileşim' temasıyla çıktı. Festival 'Sinema ve Sosyo-Politik Etkileşim', 'Sinema ve Ülke Etkileşimi’, Sinema ve Toplumsal Etkileşim’, başlıklarında yürütüldü. Bu temayı içeren politik sinemanın önemli örnekleri de izleyiciyle buluşmuş oldu.
Bu süreçte Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin de başarılı bir organizasyona imza attığını söylemek yanlış olmayacaktır. Entelektüel tabana dayalı, sinema felsefesi üzerine oturan bir festival olarak amaçlandığı ortadaydı. Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin iki yıldır sürdürdüğü bedava sinema projesi de oldukça başarılı olmuştur. Sinemanın tüm kent ve halk ile buluşması kaynaşması Altın Portakal’ın halka ait olduğunu bir kez daha göstermiştir. Ayrıca bu organizasyonda bir fiil yer alan Göksel Kumsalı da unutmamak gerekir.
Nitekim 47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali bünyesinde bu yıl ikinci kez düzenlenen ve halkın çektiği filmlerden oluşan ''Halkın Portakalı'' yarışmasına 14 film katılmıştır. Halkın içinden çıkmış ve halkın sahiplendiği bir festival olan "Altın Portakal’a ", geçtiğimiz yıllarda seçkinci bir yapı kazandırmak amacıyla halktan kopartılmaya çalışılmıştı. Fakat iki yıldır Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin yürütmüş olduğu sinemayı halkla buluşturma projesi sayesinde portakal yine halka geri dönmüş oldu. Mahallelerde oluşturulan amatör ekipler, usta isimlerden sinema eğitimi aldıktan sonra dayanışma ve ekip ruhu anlayışıyla kendi filmlerini ürettiler. Yıllarca sürecek bir derinliğe sahip bu organizasyon ile Antalyalıların sinema izleyicisi olmanın ötesinde sinemanın mutfağıyla tanışmaları amaçlandı. Halkın portakalı yine halkın oldu. Geçmişte izlenen seçkinci politika, tüm bu çabaların sonucunda halkın portakalı olarak geri döndü. Sinemayı halkla yeniden buluşturdu ve Antalyalılara Altın portakalın sanat ve kültür yüzünü başarılı bir şekilde sundu. Bu başarıdan dolayı tüm organizasyon içerisinde yer alan ve emek harcayan herkese teşekkür etmek gerekir.
21 Eylül 2010 Salı
19 eylül 2010 Cumhuriyet/Akdeniz
SPEKÜLATİF YÖNLÜ BÜYÜME VE İSTİHDAM
Türkiye’nin büyüme dinamiklerine bakıldığında 2001 krizinden sonra sürekli bir büyüme trendine girdiği, fakat bu büyüme trendinin istihdam üzerindeki etkileri incelendiğinde ise herhangi bir katkısın olmadığı görülmektedir (Tüsiad,2004:23). Burada ısrarla üzerinde durulması gereken nokta büyümenin istihdam yaratmadığıdır. Aslında bu durum, istihdamın salt büyüme ile sağlanamayacağını, bunun yanında büyümenin istihdam dostu olması gerektiğini göstermektedir. Bu noktada ise işsizliğin yapısal boyutu gündeme gelmektedir.
Türkiye Ekonomisinde yaşanan büyümenin dışa bağımlı ve spekülatif bir karakter izlediği görülmektedir. Şimdi spekülatif yönlü büyüme ne anlama gelmektedir öncelikle bunu açıklamaya çalışalım. “Spekülatif-yönlü büyüme” kavram olarak, gelişmekte olan ülkelerde özendirilen yoğun sermaye girişlerine (Kısa Vadeli) dayalı büyüme olarak tanımlanabilir. Söz konusu sermaye girişleri çoğunlukla yüksek faiz aracılığıyla özendirilmekte ve kısa vadeli sıcak para girişlerinin yarattığı döviz bolluğu sayesinde ithalat hacmi genişlemektedir. Ancak bu finansman biçimi, kısa vadeli sıcak para girişlerine dayandığı için kalıcı bir finansman olanağından da bahsetmek mümkün değildir. Çünkü en küçük bir şok ya da tedirginlik durumunda ülkeye giren bu sıcak para tekrar ülke dışına çıkmaktadır. Bu da finansal bir kriz için öncü gösterge olarak kabul edilebilir. Sıcak para akımlarına dayalı bu tür bir büyüme de istikrarsız bir büyüme olarak adlandırılabilir.
Daha net bir tespit için Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2010’un ikinci çeyreğinde açıkladığı milli gelir rakamlarına bakmak gerekir. 2010’un ikinci çeyreğindeki milli gelir artışının ardında yatan en önemli kalemlerin özel tüketim ve özel sabit sermaye yatırım harcamaları olduğu görülmektedir. Özel tüketim harcamalarında geçen yıl görece gözlenen 1.06 milyar TL’lik artış, ulusal gelirdeki toplam 2.41 milyar TL’lik artışın yarısını açıklamaktadır. Özel yatırımlar söz konusu dönemde 1.23 milyar artmıştır. Fakat bunun da 0.9 milyarı makine teçhizat alımlarından oluşmaktadır.
Türk özel sektörünün ulusal gelirdeki artışın yüzde 40’ını veren makine teçhizat alımlarının kaynağı ise doğrudan doğruya ithalata dayalı bir unsurdur. Türkiye ekonomisinin İthalat talebi bu dönemde yüzde 17.8’lik bir artışla 1.07 milyar TL daha yükseldiğini görülmektedir. İhracattaki artışımıza baktığımız da ise sadece 0.69 milyar TL düzeyinde gerçekleşmiştir. Bu da Türkiye’nin dış ticaret açığının arttığı anlamına gelmektedir.
Dolayısıyla Türkiye ekonomisi dış açığını finanse edebildiği, yani dışarıdan borçlanmasını sürdürebildiği sürece büyümeyi sürdürebilecektir. Sıcak para girişinin azaldığı ya da kesildiği durumda ise büyümenin yavaşlayacağı söylenebilir. Sonuç olarak Türkiye’nin yüksek büyüme hızlarına ulaştığı bu konjonktürde işsizlik oranında ciddi herhangi bir gerilemenin olmadığı görülmektedir. İstihdamı yaratacak büyümeyi sağlayacak politikalar kamu sektörü yatırımlarının arttırılması ve beşeri sermayenin geliştirilmesi yönünde olmalıdır. Bunun için öncelikli yatırım alanları; eğitim ve sağlık gibi toplumsal hizmet alanları ve sanayileşme tercihleri kapsamında teknolojinin de bir parçası olacak sektörlere yatırım yapmaktır. Bu politika önerisi aslında emek piyasasının arz yönüne değil talep yönüne vurgu yapmaktadır.
16 Temmuz 2010 Cuma
7 Nisan 2010 Çarşamba
TEKEL İŞÇİLERİNİN BİZE ÖĞRETTİKLERİ
Koray Duman
Kriz dönemleri, mevcut sermaye birikimi rejiminin ana kaynaklarının sürdürülemez hale gelmesi ve çökmesi anlamına gelmektedir. Yani sermayenin el değiştirmesi, yeniden yoğunlaşması ve yeniden yapılandırılmasıdır. . Bu sürecin en önemli öğelerinden birisini de, kuşkusuz, kamu varlıklarının ulusal ve uluslararası sermaye çevrelerince talan edilmesi yani özelleştirilmesidir.
1980’li yıllardan bu tarafa uygulanan Neoliberal politikaların ısrarla vurguladığı ekonomi politikası özelleştirmedir. Aslında özelleştirme” uygulamalarının özü, tıkanmakta olan sermaye birikimine yeni rant olanakları sağlamaktır. “Özelleştirme” uygulamaları ile gerçekte amaçlanan şey, kamu işletmelerinin ulusal ve uluslararası özel tekellere yok pahasına devridir. Bunun Ülkemizde en güzel örneğini şu anda TEKEL işçileri vermektedir. Uzun süredir devam eden eylemlerin nedeni özelleştirme sonucunda TEKEL emekçilerin işsilik tehlikesi ile karşı karşıya kalmalarıdır. Türkiye, TEKEL işçileri sayesinde özelleştirmelerin özelleştirme olmadığının ve bir yağma olduğunun farkına varıyor.
TEKEL işçilerinin direnişi “ücretli emek-sermaye çelişkisinin” artık geçerli olmadığı “sivil demokrasinin bütün toplumu kucaklamakta olduğu” tezlerine dayalı “boyalı” devrimlerin aslında neo liberalizmin sözcük oyunlarından ibaret olduğunu göstermiştir. Kendini yenileme telaşıyla, hareket eden “modern sol” makamların, “sınıfsal temele dayalı sol ideolojinin artık terkedilmesi gerektiği” iddiaları da kapitalizmin diyalektiği içerisinde buhar olmuştur. Ve bir kez daha duvara toslamıştır. Aslında neo liberal politikaların kucağına düşmüştür.
TEKEL işçilerinin direnişi, Türkiye emek ve demokrasi tarihinde ayırdedici bir dönüm noktası olarak anılacağı kesindir. .4-C maddesi diye anılan düzenleme neydi? 4-C, hukuki açıdan nasıl değerlendirilmelidir?
Tekel, DSP-MHP-ANAP koalisyonu döneminde 1999 yılında Bülent Ecevit başkanlığında kurulan 57. (koalisyon) hükümeti, özelleştirilen işletmelerde işsiz kalan işçilerin diğer kamu kuruşlarında çalıştırılmasına olanak sağlayacak bir bakanlar kurulu kararı çıkartma kararına dayanmaktadır. . Buradaki önemli ayırım, o tarihteki uygulamada ilgili personelin kamu kurumlarında “işçi” statüsünde istihdamının sürdürülmesi ve özlük haklarının korunmasıdır.
AKP hükümeti söz konusu karara, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun, 4. maddesine C bendini ekler ve “bir hizmet akdine bağlı çalışan, ancak işçi olmayan kişilerin işe alınmalarına Bakanlar Kurulu karar verir” hükmüyle yeni bir uygulama getirir. Söz konusu ek, yasadaki ifadesiyle Özelleştirme Mağdurlarının Mağduriyetinin Giderilmesi amacını taşımaktadır.
Ancak, 4-C maddesine tabi kişiler, ne işçi statüsünde ne de memur statüsünde değildir. Yani İş Kanunu’na bağlı değillerdir. Böylelikle yasada tanınan 40 saatlik çalışma hükümlerine de bağlı olmadıklarından, “fazla mesai”, “yıllık izin” ve diğer benzeri sosyal haklardan yararlanmaları söz konusu değildir. İşçi ya da memur olmadıkları için herhangi bir sendikaya da üye olmaları mümkün değildir. Dahası, bakanlar kurulu söz konusu “çalışanlar”ın en fazla 10 ay müddetçe ve meslekleriyle ilgili olsun, olmasın, herhangi bir kamu kuruluşunda çalışabileceklerine karar vermeye yetkilidir. 10. ayın sonrasında başka bir yerde çalıştırılmaları veya bütünüyle işsiz kalmaları mümkündür.
Aslında Neoliberalizmin bir ilericilik sorunu olarak dikte ettirmeye çalıştığı “özelleştirme” uygulamalarının amacı tıkanmakta olan sermaye birikimine yeni rant olanakları sağlamaktır. Bu amaçla her türlü özelleştirme faaliyeti desteklenmektedir. Kapitalizmin sermaye birikim sürecinde yaşadığı tıkanmanın ancak ve ancak bu şeklide çözümlenebileceği düşünülmektedir. Özelleştirme karşıtı her türlü fikir ve düşüncede geri kalmış işlevini yitirmiş birer fikir olarak topluma lanse edilmektedir. TEKEL pratiği aslında Türkiye’nin ucuz bir işgücü deposu olarak algılandığını ve ülkemizi ucuz ithalat ve finansal spekülasyon cenneti olarak gören neo-liberal projenin bir uzantısı olduğunu göstermektedir.




